Mimarizm - Çat Kapı Röportaj


go to the

profile page


go to the

original publication


download here:

pdf


Mimarizm - Çat Kapı Röportaj

Slash Architects, mimarlık ve tasarımın kesişim noktasındaki birçok alanda hizmet veren çok disiplinli bir mimarlık ofisi. Adını ise birçok donanımı ve ilgi alanını bir arada bulunduran anlamındaki ‘slasher’dan alıyor. 2016’da yenilenen kimliğiyle Slash Architects’in hikayesini, Galatasaray'daki ofislerinde, ortakları Şule Ertürk Gaucher ve İpek Baycan'dan dinliyoruz…

Şule Ertürk Gaucher ve İpek Baycan ofislerini 2013 yılında kurmuşlar. Kentsel tasarım, mimarlık, iç mimarlık ve uygulama gibi birçok farklı alanda proje üretme şansları olmuş.

Ofisin ortaklarından Şule Ertürk Gaucher, “Slasher birçok donanıma, farklı becerilere sahip kişi anlamına geliyor. Aynı zamanda mimar, kentsel tasarımcı ya da ressamsan bir slasher’sın demektir. Bu bizim de üzerinde çok durduğumuz bir konuydu. Tasarımın birçok farklı alanında hizmet vermek; kentsel, mimari, iç mimari ve hatta ürün ölçeğinde tasarımlara imza atmak ve bu şekilde kendimizi sürekli yeni fikirlere açık tutmak istiyoruz. Slash ismi bu dinamizme sahip” diyor ofisin kimliğini nasıl kurguladıklarından bahsederken.

Şule Ertürk Gaucher, 2013 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun olmuş ve yüksek lisansına Bilgisayar Destekli Tasarım alanında devam etmiş. Tezini ise Paris’te Ecole Spéciale d’Architecture’de tamamlayan Gaucher, bir süre Ateliers Jean Nouvel’in ofisinde konsept ve ileri seviyede modelleme üzerine çalışmış.

İpek Baycan ise 2008 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun olduktan sonra yüksek lisansını yine aynı üniversitede, Mimari Tasarım Programı’nda tamamlamış. 2010 ile 2012 yılları arasında Emre Arolat Architects’te çalışarak ofisin farklı ölçek ve tipolojilerdeki mimari projelerine katkıda bulunmuş. Kendi ofisini kurana kadar bir dönem; farklı mimarlık ofisleri için freelance çalışmış ve kentsel tasarımdan iç mimariye kadar birçok alanda özel projeler üretmiş.

Gerçekten de ikilinin portfolyosunda kentsel tasarım ölçeğinden kentsel mobilya tasarımına, iç mekan tasarımından rezidans ve ofis yapılarına kadar birçok farklı projeye rastlamak mümkün. Son dönemde ise Slash Architects, diş kliniği konusunda esprili iç mekan tasarımlarıyla öne çıkıyor. İpek Baycan iç mekan tasarımı yapmanın onlara büyük keyif verdiğini söylüyor ancak mimari ölçekten hiçbir zaman kopmadıklarını da özellikle vurguluyor: “İç mimarlık genç bir ofisi ayakta tutmak için çok güzel ve pratik bir kanal. Ama mimarlık eğitimi almış kişiler olarak yapı tasarımındaki parametreler ile uğraşmak ve kentsel müdahalelerin üzerine kafa yormak çok başka.”

Tuba Tellioğlu Şeren: Nasıl bir araya geldiniz?

Ş.E.G.: Paris’te yaşadığım sürede, Türkiye’ye her gelişimde mutlaka İpek’le görüşüyor, buluşur buluşmaz da birbirimize görüşemediğimiz süreçte profesyonel hayatlarımızda neler yaptığımızı anlatıyorduk. Mezuniyetimizden itibaren uğraştığımız şeylerin hep mimari kimliğimizi ve donanımımızı çeşitlendirme yönünde olduğunu ve pek de yerimizde duramadığımızı keşfettik. Bizim için girişimcilik de oldukça heyecan verici bir süreç olacaktı. Türkiye’de kendi işimizi yapmanın mümkün olduğunu düşünerek taşınmaya karar verdim.

İ.B.: : Şule Türkiye-Fransa arasında gidip geldikçe bir yandan da birlikte çalışmaya başlamıştık, benim freelance olarak Arkizon Mimarlık’a destek verdiğim süreçte art arda birkaç proje yaptık; Hexoffice, bir marina projesi ve ardından 38° 30° Çiftliği ile birlikte nasıl iş çıkarttığımızı görmüş olduk. Bir araya gelişimizin ardından süreç kendi kendine, organik bir biçimde ilerledi.

Ş.E.G.: Tasarıma yaklaşım biçimimiz ve onu yorumlama tarzımız çok örtüştü. Örneğin, tasarımı ortaya koyduktan sonra, ikimiz de oturup yaptığımızı yeniden sorgulama eğilimindeyiz. Formla fonksiyonu birleştirme noktasında da aynı bakış açısına sahibiz. Bu, bizim hızlı bir biçimde sonuca varmamızı sağlıyor. Projenin başlangıç aşamasında her şey doğal bir biçimde gelişiyor. İpek de ben de hemen kendi eğilimlerimiz doğrultusunda projeleri geliştirmeye ve inceltmeye başlıyoruz, kendi içinde oldukça dengeli bir dağılım oluyor bu.

T.T.Ş.: İş bölümünü nasıl yapıyorsunuz?

İ.B.: Şule, Jean Nouvel’de çalışırken perspektif algısı, insan ölçeği ve malzeme hissiyatı gibi konularda kendisini oldukça geliştirmiş. İleri modelleme konusuna yatkınlığı ve birikimi sayesinde genellikle projenin konsept aşamalarında görselleştirme ve modelleme konularında etkin. Ben ise planlama, konsept geliştirme, uygulama ve konseptin tutarlılığını sağlama konularında genellikle ekipleri yönlendiriyorum. Tabii ki bu roller zaman zaman değişiyor.

Ş.E.G.: Tasarım öncesinde birlikte tartışarak bir noktaya kadar ilerliyoruz. Daha sonra bu fikrin realize edilebilirliğini sorguluyoruz. Tasarım anlamında ikimizin de projede etkin rolü oluyor, projelerimiz genellikle bizim kafa kafaya verdiğimiz süreçlerde filizleniyor.

T.T.Ş.: Ofisi kurma noktasına nasıl geldiniz?

İ.B.: Süreç içerisinde giderek daha fazla deneyim edinmeye başlamıştık. Birlikte iyi işler ortaya koyduğumuza dair bir his de oluşmuştu aslında. Ama birlikte ofis kurma fikri ilk kez Arkizon Mimarlık ile birlikte ortaya koyduğumuz 38° 30°Çiftliği’nin uygulanacağı haberi ile resmilik kazandı. Bir hafta sonra da ofisimizi kurduk. 2013 yılına denk geliyor.

Ş.E.G.: Ben de bu projeyle Türkiye’ye kesin dönüş yapma kararı vermiş oldum. Genç mimarlar olarak böyle bir projenin bizi çok heyecanlandırdığını söyleyebilirim. Ahmet Kocabıyık'ın aklında ikonik bir yapı vardı. Tazlar Tarım Köyü’nde yer alan bu bölgeyi bir sanat vadisine dönüştürmek ve bu projeyle ilk adımı atmak istiyordu. Biz de, klasik bir fabrika tipolojisinin ötesinde daha farklı neler yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Fabrikaya bir satış ve degüstasyon bölümü eklemeye karar vererek “Müze gibi peynir fabrikası” yaratmak istedik. Fabrikanın içinde ziyaretçilerin peynir tadımı yapabilecekleri ayrı bir bölüm var. Bir de yapı, kokteyl ve etkinliklerin düzenlenebileceği geniş bir iç avluya sahip.

T.T.Ş.: Bu projede Arkizon ile iş birliği yaptığınızı belirttiniz. Başka bir mimarlık ofisiyle birlikte çalıştığınızda sistem nasıl ilerliyor?

İ.B.: Genellikle başka bir mimarlık ofisi ile çalıştığımızda görev tanımlarını çok iyi yapmaya çalışıyoruz. Bizim bu anlamdaki deneyimlerimiz oldukça pozitif oldu. Baraka Mimarlık’la ve Arkizon Mimarlık’la çalışma şansımız oldu. Baraka Mimarlık ile Çanakkale Yarışması’nda çalışırken, birlikte beyin fırtınası yapmak oldukça üretken süreçler sağladı.

Ş.E.G.: Arkizon Mimarlık ile birlikte oluşturduğumuz ortak iş yapma biçimimiz ise çok daha uzun bir süreci kapsıyor. Hexoffice, Marina Projesi ve en önemlisi 38° 30° Çiftliği sürecinde konseptten uygulamanın sonlanmasına ve hatta mesleki kontrolörlüğe kadar bir süreç yaşadık.

İ.B.: Arkizon Mimarlık’ın donanımlı ve uygulama konusunda deneyimli bir ofis olması, çalışanları ile birlikte bir ekip oluşturmamıza yardımcı oldu. Proje, benim başında olduğum bir uygulama ekibi ile çizildi. Tasarım ve uygulama projesinin her aşamasında tüm kararları iki ofis ortak olarak alıyorduk.

T.T.Ş.: Birçok yarışmaya katılmışsınız sanırım. Yarışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Biraz yarışmalardan ve ödüllerden bahsedebilir miyiz?

Ş.E.G.: Yarışmalar, genç mimarlar için özellikle çok önemli. İş yoğunluğundan fırsat bulduğumuzda, içimize sinen, mimari eğilimlerimize uygun, bize heyecan verecek yarışmalara katılmaya çalışıyoruz.

İ.B.: Çanakkale Yarışması örneğin, konusu ve şartnamesi ile bizi çok heyecanlandıran projelerden biri oldu. İçinde sergi ve konferans salonları, kütüphane gibi işlevler barındıran bir ‘’savaş araştırma merkezi’’ tasarlamamız isteniyordu. Mansiyon ödülü aldık. Konuya biraz şiirsel yaklaştık. Kolokyuma gittiğimizde en iyi yorum Kerem Piker’den geldi; "deli saçması gibi gözüken bir kabuğun içinde çok başarılı, düşünülmüş plan çözümleri var". Çanakkale Savaşı’ndan, savaşın bir kırılma noktası olduğundan ve o döneme ait birçok zıtlığı barındırmasından bahsediyoruz. Aydınlığı ve geleceği vaat eden bir savaş araştırma merkezi yaratmak istedik. Örneğin, kapalı bir kabuk yapmamız, savaşın pesimistliğini yansıtıyor.

Ş.E.G.: Savaşın yarattığı kırılganlığı biraz ironik bir biçimde yarık fikriyle ifade etmeye çalıştık. Dış cephede kullandığımız cam panellerle aydınlık mekanlar yaratmak ve savaşın tüm negatifliğini kırmak istemiştik.

İ.B.: Bir de, Antalya Turgut Cansever Ödülleri’ne gönderdiğimiz proje ile özel ödül almıştık. Volkan Taşkın ve Batu Kepekçioğlu ile Kağıthane Belediyesi Kent Parkı için tasarladığımız 16 pavilyondan biri olan bir mescit projesi ödüle layık görüldü. Dini ritüel sırasında, doğayla tamamen bütünleşmeyi esas alan bir tasarımdı; kavramsal boyutu nedeniyle ödüllendirildi.

Ş.E.G.: Bu arada 38° 30° Çiftliği ile iF Design Ödülü’nü kazandık. O da çok yeni bir haber. Geçtiğimiz haftalarda öğrendik ve çok sevindik.

T.T.Ş.: Son dönemde birçok diş kliniğine imza attınız. Diş kliniği tasarımı adeta bir uzmanlık alanına dönüşmüş görünüyor.

Ş.E.G.: İlk diş kliniğimizi tasarladığımızda ben hala Fransa’da yaşıyordum. İpek’le liseden ortak bir arkadaşımızın kliniği için farklı bir şeyler tasarlayıp, projeyi ona hediye etmek istedik. Ortaya çıkan sonucu görünce arkadaşımız da çok şaşırdı ve birçok arkadaşına bizi tavsiye etti. Diş kliniğini görüp etkilenen diğer diş hekimleri de bizimle çalışmak istediklerini söyleyince pek çok projeye imza atma şansı yakalamış olduk. Benzer projeler üretmemeye gayret ettik, hepsi de farklı bir konsept üzerinde şekilleniyor.

İ.B.: Evet, sağlık yapılarıyla ilgilenmemiz son derece rastlantısal gelişti. Ama sonuçta iç mekan tasarımını da çok sevdik. Diş hekimleri özellikle yeniliğe, estetiğe ve teknolojiye önem veren kişiler. Kendileri de birer profesyonel oldukları için, uzmanlık alanınızda sizi serbest bırakmaya ve size güvenmeye meyilliler. Onların bu bakış açısı bizim daha cesur davranabilmemizi ve özgün tasarımlar ortaya koyabilmemizi sağladı.

T.T.Ş.: Tasarımları birbirinden farklı olan bu sağlık yapılarının ortak kesişim noktaları neler? Bir diş kliniği tasarlarken en çok nelere dikkat etmek gerekiyor?

Ş.E.G.: Öncelikle diş kliniklerini daha sıcak ve davetkâr mekânlara dönüştürmeye çalışıyoruz. Hastaların uzun ve sancılı bekleme süreçlerini; daha rahat, konforlu ve esprili bir mekânda geçirmelerini sağlamak esas amacımız. Haliyle sağlık merkezleri daha gergin ortamlar. Bu gerilimi azaltmak için işin içine biraz espri ve sürpriz katmak, tasarım sürecinde hasta psikolojisini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bunun dışında, klinikteki işleyişi ve doktorların çalışmasını optimize eden tasarım formülleri üzerinde duruyoruz. Sirkülasyonu kolaylaştırmak ve ön plana çıkarmak da bir diğer önemli konu.

T.T.Ş.: Uzmanlaşmak istediğiniz bir alan var mı? Portfolyonuzda çok farklı ölçeklerde işler göze çarpıyor.

İ.B.: Çok fazla kişiye ulaşma imkanı bulan kamusal yapılarla daha çok ilgileniyoruz denebilir. Bir kamusal yapının iç-dış ilişkisi, bağlamla uyuşması gibi konular üzerine kafa yormayı seviyoruz. O açından mimari ölçekten hiçbir zaman kopmadık. İç mimarlık genç bir ofisi ayakta tutmak için çok güzel ve pratik bir kanal. Projenizin daha kısa bir süre içinde hayata geçtiğini görmek heyecan verici. Ama mimarlık eğitimi almış kişiler olarak bir binayı sıfırdan inşa etmenin verdiği tatmin de çok başka.

T.T.Ş.: Kentsel tasarım anlamında Edirne’deki Urban Corridors projesinden bahsedebilir miyiz biraz?

İ.B.: Urban Corridors, Edirne Belediyesi talebi doğrultusunda gerçekleşen bir projeydi. Ali Faruk Göksu önderliğinde, beş mimardan oluşan bir ekiple birlikte çalıştık. Bu projede, Edirne’nin gelişimine dair farklı bölgeler için farklı stratejiler kurgulandı. Her bir bölgeyi bir mimar alıp görselleştirdi, geliştirdi, yorumladı. Bu çalışmanın daha geniş, kentsel ölçekte ele alınması gerektiğini ortaya koyan ilk kişi Faruk Göksu idi. Kentsel stratejiyi birlikte ele alarak tartıştık ve sonrasında da önerilerimizi sunduk. Burada bir destek koridoru, bilgi koridoru oluşturulması gerektiğini dile getirdik. Bu tip çalışmaların Türkiye’ye çok katkısı olduğunu düşünüyoruz. Şehir plancılığı anlamında Türkiye’de bir danışma kurulunun olmaması çok büyük bir sorun. Bu işler çoğunlukla gönüllülük esasına dayalı olarak ilerliyor. Biz mimarlar olarak mümkün olduğunca bu konularla ilgili bilgi paylaşımında bulunmaya çalışıyoruz.

T.T.Ş.: Koridoru yaratırken bağlamla ilişkiyi nasıl kurdunuz?

İ.B.: Edirne’nin geçmişinden başladık. Faruk Göksu ve ekibi, zaten genel hatlarıyla kentin büyüme stratejisi hakkında fikir sahibiydi ve bizleri bu konuda bilgilendirdi. Ancak biz bu bilim koridoru içinde mutlaka bir üniversite kampüsünün yer alması gerektiğini söyledik. Örneğin, destek koridorunda bir stadyum yapılması planlanıyordu, bu stadyumun hangi noktaya yerleştirilmesi gerektiğiyle ilgili fikirlerimizi sunduk.

T.T.Ş.: Ofisin yakın dönemdeki hedefleri neler?

Ş.E.G.: Şu anda Erbil’de 500 bin metrekarelik inşaat alanı olan karma kullanımlı bir proje üzerinde çalışıyoruz. Mahalle ölçeğindeki bu kompleks, bir kentsel tasarım projesi aslında. Bu projeden çok heyecan duyduk.

İ.B.: Projede Erbil’in genelinde pek de bulunmayan, kentle ilişki kuran ve ortasından yeşil koridor geçen bir proje önerdik. İçinde konutla birlikte kültür, spor ve alışveriş merkezi gibi kompleksleri barındırıyor. Savaş sonrasında yaşayış tarzı tümüyle değişmiş. İnsanlar açık alanda vakit geçirmiyorlar. Çocuklar için yeşil park alanları yok. Güvenlik ve mahremiyet onlar için çok önemli. Biz tüm bu eksiklikleri giderecek son derece yeşil bir proje sunduk ve kabul edildi. Bu projenin ilerletilmesi yakın zamandaki hedeflerimizden biri.

T.T.Ş.: Ofisin tanınırlığını arttıran en önemli proje hangisi size göre?

Ş.E.G.: İlk göz ağrımız olan 38° 30° Çiftliği galiba.

T.T.Ş.: Türkiye’de mimarların yaşadığı en büyük zorluk nedir?

Ş.E.G.: Yurtdışında 3 yılını geçirmiş biri olarak, hem maddi hem de manevi anlamda burada verilen emeğin tam karşılığını bulamadığını düşünüyorum. Yurtdışındaki sistem buradakiyle çok farklı. Burada projelerin, özellikle de kamusal projelerin kime ve nasıl verildiği bir muamma. Yurtdışındaki gibi yarışmaya açılmıyor. Bence bu çok üzücü bir konu.

T.T.Ş.: Sistem yeterince demokratik işlemiyor.

Ş.E.G.: Özellikle büyük ölçekli projelerde, kendimizi bir anda uzmanlık alanımız dışındaki bir konuda danışmanlık hizmeti verirken buluyoruz. Mimardan çok fazla şey bekleniyor. Mimar sadece tasarım yapmakla kalmıyor, bir finansal analist gibi projenin olası potansiyeliyle ilgili bilgilendirmede de bulunuyor.

İ.B.: Bunu akademisyenlerden, hocalarımızdan destek alarak yapıyoruz. Ama çok büyük bir emek ve çalışma söz konusu.

T.T.Ş.: Proje tasarımı sürecinde kendinizi nasıl besliyorsunuz?

İ.B.: Çok geziyoruz. Farklı yerler görüp tanımak en büyük motivasyonlarımızdan biri. Bazen birlikte tatile de çıkıyoruz. Onun dışında sürekli analiz halindeyiz. Yurt dışında neler yapılıyor, takip etmeye çalışıyoruz.

T.T.Ş.: Son olarak mimar olmasaydınız hangi mesleği seçmek isterdiniz?

Ş.E.G.: Diş hekimi olmak istiyordum ama bir sürü diş kliniği tasarladıktan sonra iyi ki olmamışım diyorum.

İ.B.: Bilgisayar mühendisliği okumak benim için hep gündemdeydi ama daha sosyal ve fiziksel bir üretimin söz konusu olduğu bir alanda çok daha verimli olacağımı düşünüyordum. Bunun dışında Genetik Mühendisliği ve Tıp dallarına da çok ilgim vardı.

Nergis Kahraman ve Aylin İnce ile

Nergis Kahraman

2015 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. Okuldan bir hocam vasıtasıyla Slash Architects ile tanıştım. Ofis, Çanakkale Savaşı Araştırma Merkezi Yarışması için hazırlanıyordu ve ben de onlara dahil oldum. Akabinde bireysel olarak iki yarışmaya katıldım ve kısa bir süre başka bir ofiste çalıştım. Bu sürecin sonunda iş yaşamından beklentimin ne olduğunu anladım. Yeniden Slash Architects’le görüştük ve yarım kalan maceramız devam etti. 1 yıldır burada çalışıyorum.

Burada sıcak bir ofis ortamı var. Herkes çok yardımsever ve öğretmeye hevesli. Bu benim için çok önemli. Slash Architects’te hem tasarım, hem de uygulama aşamasında yer alıp, tüm bu süreçlere dahil olabiliyorum. Bir de farklı ölçekleri görmek güzel. Bir gün mobilya tasarlarken, diğer gün kentsel ölçekte bir proje üzerinde çalışabiliyoruz.

Aylin İnce

2007 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. Yüksek lisansımı İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde tamamladım. Emre Arolat Architects’te 4 yıl çalışmıştım. İpek Baycan’la oradan tanışıklığımız var.

İpek, bana Mersin’de rezidans projelerinin olduğundan bahsetmişti, o proje üzerinden birlikte çalışmaya başladık, sonrasında iyi bir uyum yakaladığımız için 1 buçuk senedir Slash Architects’teyim. Zaten İpek ve Şule ile tasarıma bakışımız ve iş anlayışımız çok benzer. Bunun yanında bu bölgede, şehrin merkezindeki bir ofiste çalışmak da bana ilgi çekici geldi. Ayrıca küçük bir ofis olduğumuz için tüm süreçlerin içinde yer alabiliyoruz. Genç bir ofis oluşumuz ise tecrübelerimizi birlikte edinmemize imkan tanıyor, bu da işi daha keyifli hale getiriyor.